Olumlu eleştirilerin abartı safhasına ulaştığı Takva; dergâh müdavimi, mütedeyyin bir kişi olan Muharrem Efendi’nin (Erkan Can) para ve cinsellik gibi dünyevi sembollerle olan zihinsel çatışmasını anlatıyor. “Yeni Sinemacılar”ın önceki filmlerine bakılacak olursa “olağan gerçekçilik” kaygısıyla ortaya koydukları bu tarz yeni değildir. Ancak seçilen tema afilli olduğu için Takva filmi gereğinden fazla konuşuldu, yazıldı, çizildi.
Dergâh (Tekke)
Genelde kılık kıyafetleri yüzünden ilk bakıştan sonra gözlerimizi korku ve hışımla onlardan ayırdığımız kişilerden mürekkep underground cemaattir dergâh. Genelde diyorum çünkü dergâhın şiar edindiği temel felsefeye göre kılık kıyafet yönergeleri de değişir. Serbesti tanıyanlarının yanı sıra kimi dergâh her bakımdan gizlilik ilkesini benimser ve bu dergâhın dervişleri kılık kıyafetlerini o gün ve toplumdaki genel geçer tercihlere göre seçerek (melâmetiyye örneği) kendilerini deşifre etmezler. Daha marjinal sayabileceğimiz tasavvufi öğretileri benimsemiş bir kısım ekolün müritleri ise, benimsedikleri düsturlar doğrultusunda tespit edilmiş kıyafetleri giyerler. Hatta daha uçlarda olanlar vardır ki bunların müritlerine saç ve sakallarının yanında kaşlarını da tıraş etmeleri emredilmiştir.(1)
Takva’da öne sürülen Şeyh’in (Meray Ülgen) Allah yoluna gerçekten kendini adamış olduğunu, müritlerini sevk ettiği tasavvufi seyir haliyle içkin ve ihlaslı bir mümin olduğunu resmeden anlatımı başarılı olsa da filmdeki veriler ışığında şeyhin B planına sahip birisi olmadığını kabul etmek çok zor. Çünkü Şeyh, paranın sağladığı olanaklarla direkt değil dolaylı bir temas kurarak kendisini gerçekleştirme (Şeyhliğin devamı, dergâhın suyunun dönmesi) gayreti içerisindedir. Ve bu yönde sağ kolu olan Rauf Efendi’yi (Güven Kıraç) maşa gibi kullanarak temin etmek istediği gayeyi fevkalade bir yetenekle gizlemeyi bilmiştir. Rauf da aynı döngünün daha küçük bir dişlisi, uyanık bir “tip”tir. Onun da kendi çapında egoları ve koruyacağı bir makamı vardır. Bu çarkın dışındaki kişi Muharremdir. İhlaslıdır, rüyasında haramla iştigal ettiğini gördüğünde, bu durumun müritliğindeki eksikliklerden ve şeyhine karşı layıkıyla görevlerini yerine getirememesinden kaynaklandığını düşünen “saf” bir insandır. Şeyhin ondaki istidadı görmesi, bize kalp gözüyle atılmış bir bakışmış gibi ve “bize bildirildi” tarzındaki mistik ritüellerle lanse edilse de aslında Şeyhinki şeytani bir zekadan hasıl olan bakıştır. Bu anlamda Şeyhin, Dergâha ait bir mülkte içki içen kiracıdan kira almak gibi kendi anlam bütünü içerisinde “hassas” sayılan bir konuda Muharremi vicdani bir ikileme sevk etmesi, kirasını veremeyecek derecede fakir olan başka bir kiracısına karşı bir şeyhten umulmayacak gaddarlığı göstermesi Şeyhi ve çarkı ele vermektedir. Kurumun (Dergâhın) gelirlerini toplamak için, paraları iç etmeyecek, kalbinde Allah korkusu taşıyan birisine ihtiyaç vardır. Bir iki küçük istihbaratın da yardımıyla bu kişinin Muharrem olduğu görülmüş ve görev ona vermiştir.
Şeyhin, benlik kavramı çerçevesinde açımlanabilecek mefhumlarla, bunun yanında para gibi dünyevi olanın en güçlü sembolüyle bire bir uğraşıyor ve dergâhın maddi idamesi gibi “süfli” işlere müdahale ediyor, onları yönetiyor olması kaotik bir durumdur. Ve bu durumun tasavvufi terminoloji içerisinde bir gerçekliği bulunmamaktadır. Çünkü gerçek bir tekkenin halifesi (şeyh, mürşit, postnişin) olan kişi seçilmiş bir insandır(2). Ve tasavvufi geleneğin ürettiği argümanlarla açıklanabilir “kazanım”lar ve “mertebe”ler elde etmiş bir insandır şeyh. Tasavvufun önemli kavramlarından üçü “seyr” ve “istikamet” ve “icazet”tir. Benliğin her türlü isteklerine yüz çevirerek, her an diri bir zihin haliyle ve kopmadan onlara öğretilen yolda bir ömür yürüyen bu ruhların “seçkin” ve müritlerine cennet yolunu işaret eden “yetkin” kimseler oldukları gerçeğini insan aklının teslim etmesi gerekir. Böyle olunca ne Takva’daki kurum bir dergâhtır ne de oradaki Şeyh Efendi yetkin bir seçilmiştir. İçerisinde ayin yapılan bir yerin “kurum” değil de “dergâh” olabilmesi için, en azından şeyhin tasavvuf literatüründeki olmazsa olmaz gerçekliğinin sağlaması gerekir. Müritlerin niyetleri bu durumu değiştirmez. Yani mürit, günahlardan uzak olmaya gayret eden kişidir.(3)
Sonuç olarak, gerçek bir şeyhin B planı olamaz. Ama Takva filmiyle, aba altından dergâhın, şeyhin, ve diğer ritüellerin her durumda filmdeki örnek gibi olduğu bize ima edilmektedir.
Muharrem Efendi
Evlenmemiş, anne babasının son nefeslerine kadar onlara göz kulak olmuş, evin iaşesiyle, evlatlık vazifelerimle ve sair meşgul olacağım derken biraz da muhiti icabı, bulunduğu yaşa kadar “gözü açılmadan” gelmiş, salih, katışıksız bir kişidir Muharrem Efendi.
Takva’nın en önemli vurgularından birisi, Muharrem Efendinin bu insani vasıfları elde edişinde, dergâhın en ufak bir katkısı olmadığı anlatımıdır. Dergâh Muharrem Efendiyi tezkiye edeceğine bozmuştur. Halbuki bir tekkeden ve şeyhten beklenen, müdavimini Allah yoluna meylettirmek, onun kötülüklerden, fenalıklardan beri durmasına yardım etmek, dergâha devam eden kişinin ruhunu emin ve huzurlu kılmak ve bu yoldaki “talebe”nin tedrisatını (eğitim, öğretimini) üstlenmektir. Sütlüye dokunmamak için adı sanı verilmeyen bu dergâhta işler böyle olmuyor. Ahlaki hasletlerini dinsel bir etkinin dışında (genetik ya da başka türlü olabilir) tevarüs ettiği ima edilen bir müslüman tiplemesi olarak bize sunulan Muharrem, -rüyasında şeyhin kızıyla sevişmesi, çuval satarken paraya meyletmesi gibi- gayet insani bir bilinçle hayata tepkiler vermekteyken sözde tekkenin sahte şeyhi tarafından, kendi çıkarları uğruna bilinçdışı bastırılmış bir hastaya dönüştürülmüştür. Ve filmin sonunda kafayı çizmiş bulunan Muharrem, Şeyh tarafından “ermiş” olarak takdim edilmiştir. Yani gerçekleri kasten gizlediği aşikâr olduğu halde, “hakikât olduğuna inandığı palavralar içerisinde yaşayan” ve toplumsal gerçeklikten bigâne, başında bulunduğu kurumu bu safsatalarla yöneten bir tiplemedir Şeyh.
Muharrem dergâhtaki görevine atandıktan sonra şeytan devreye girmektedir. Antiparantez, işin bu kısmı beni başta çok heyecanlandırmıştı. Engin Günaydın’ı (Çuval satın alan Erol rolünde) gördüğümde olaylar giriftleşecek ve Muharrem şeytanla amansız bir mücadeleye girecek belki de şeytana yoldaş olacak ve saire gibi David Lynch tarzı bir izlek bizi bekliyor diye düşünmüştüm ancak o bölüm tam anlamıyla boğuldu ve kişinin ruhsal çözümlemelerini, bireysel gelgitlerini dramatize etmek yerine tribüne oynanarak dergahtan, şeyhten zikirden dem vuruldu böylece benim hevesim de kursağımda kaldı.
Çuvalcıda çalışan Muharrem’in parayla, arabayla, cep telefonuyla tanışır tanışmaz “çuvallaması”, tekkedeki nefis tezkiyesi seanslarının koftiden olduğunu gösteriyor. Bir iki cehri zikir gösterisi, birkaç otantik ayin ritüeli serpiştir al sana tekke, al sana derviş, al sana şeyh. Bu kadar mı yani? O sadece bir zikir anı. Tasavvuf ve tekke bundan ibaret değil ki. Adamın şeyhine bir tane kafa gıcıklayıcı soruyla gittiğini gören var mı? Kimsenin elinde evrâd yok bu nasıl tekke? Ortalıkta zebani gibi dolaşan bir sürü tip, tekinin dahi kalbinde iyilik nüvesi gösteren bir işarete rastlamadık. Şeyhim halvete girdi diyorsun, göster halvet görüntülerini? “Sıradanlığın sıradışılığı” gibi artistik laflar eden bir şeyh var sanki şeyh değil Schopenhauer’a cephe almış bir filozof. Memlekette, Takva’da gösterildiği şekliyle bir gerçeklik olabilir ancak bu gerçek tasavvufa ait bir gerçek değil başka bir toplumsal olgu ve duruma işaret eder. Bu anlamda, bir öğretiyi realize edilmiş haliyle perdeye yansıtmış gibi gösterilen bu filmin aynı oranda imajinatif olduğunu söylemeliyim. Öylesine engin bir literatüre bunu yanında sağlam bir paradigmaya sahip olduğunu kabul etmek zorunda olduğumuz tasavvuf; İslami Mistisizm, Doğu Mistisizmi, yok bilmem Bergson sezgiselciliği vesair kavramların ve birkaç ayinin daha ötesindedir.
Filmin sonunda Nazım Hikmet’in ahlak temalı mısralarını alıntılamak boşa değildir. Çünkü bir insan, tekkeye uğramadan, adı derviş ya da mürit olmadan da muttaki (takva sahibi) olabilir, daha sağlam ruh güzellikleri sergileyebilir demek istiyor “Yeni Sinemacılar”. Mesela, vakit gazetesi okuyup tavla oynayan, el alemin üçü beşiyle uğraşmayan çuval tüccarı Ali Bey’e (Settar Tanrıöğen) toplumda hiç kimsenin itirazı yok diyor Film. Niye olsun ki?? Muharrem Efendi ruhunu dergâhta arındırmak isteyen müslüman bir kişi olmasaydı bile (örneğin Nazım gibi birisi olabilir) aynı ahlaki güzellikleri kendisinde barındıracaktı hatta bir iki sahtekâra denk gelip kafayı yemeyecekti demeye getiriyor film. Takva filmin öz anlatısı bana göre bu.
(1) Kara Mustafa, Dervişin Hayatı, Sûfinin Kelâmı, İstanbul 2005, s.190
(2) Seçilmiş insan, yetkin mürşit deyince hatırıma hep çocuklarına süt vermek için beslediği keçilerine, halden sırtında sebze artığı taşıyan, taşırken zeyrek yokuşunda burnu yere değecek kadar eğilen Gümüşhanevi tekkesi hülefasından A. Bekkine Efendi gelir. Kendisi, üniversite öğrencilerini Mehmet Zahit Efendi’den önce Gümüşhanevi dergâhına bağlayan kişidir. Aynı zat, Fransa’dan felsefe doktoru ünvanıyla dönen Nurettin Topçuyu yaptıkları derin felsefi mülahazalar sonucunda deyim yerindeyse sapkınlıktan kurtarmıştır.
(3) Her müridin tasavvuf öğretisinde bildirilen makamların en ilerisine kadar mertebe kaydedebileceği kabul edilir. Yani teoride her derviş velayet makamına ulaşabilecek olsa da her dervişten şeyh, mürşit olmaz. Şeyhlik için bu mertebelerin yanı sıra teknik terminolojide sayılan özelliklerin de bulunması gerekir. Şeyhin kimi zaman bir müridin tekamülü, ve ondaki bir arızanın giderilmesi için yıllar boyu beklediği rivayet olunur. Aynı zamanda şeyhin bir müridin seyriyatını, gayret derecesini, başarı yüzdesini önceden bilebildikleri ve kimi müridan üzerinde hassasiyetle durdukları söylenir. Bu açıdan bir yerde, Şeyh Mustafa Feyzi Efendi’nin dergâh kapısından yeni giren bir talebe için “şu gelen kalas yontulur.” Tarzında bir şey dediğini okumuştum.
İstanbul, Kasım 2007