Ralph Fiennes’ı Schindler’s List ve Red Dragon dan bu yana takibe almıştım, naif, güven veren, hayli sinematografik yüzünün yanı sıra kendisi “pisikopat beyefendi” ile etkilemişti beni (Red Dragon, Francis Dolarhyde).
Filme gelince; baş kadın Tessa Quayle (Rachel Weisz) ölmeseydi iyiydi. Çünkü filmin konusu bir bütün olarak fazla işe yaramıyor, varsa yoksa adamım Ralph’in gamsız bakışları ve okumuş, tehlikeli “kadınanne” Tessa. Sahnede insanlığımızın ve “bakın yav ne kadarda merhamet düşmanı olmuşuz” ların gösterilmesi cidden güzel, iyi yani. Ben The Contstant Gardener’den aldım ki: Kadınının ihtiras coşkusu ( bu ihtiras iyi sonuçlar doğuran bir şey de olabilir, tek başına olumsuz bir anlamı var) hayat mücadelesinde olduğu gibi erkeğinkinden fazladır. Erkek (bkz. kadın öldükten sonraki bölüm) öğretilmeye ve belletilmeye, belletilenin zihinde her an diri tutulmasına kadından daha fazla muhtaçtır. Zeki kadınların feminesi daha yüksektir. Erkeğin diploması ne kadar yüksekte olursa olsun, aklında (hayalinde) besledikleri çıta hemcinsiyle hep biribirine yakındır (yaklaşık bel hizası). “Bir şey elde etmek isteyen kadın” bunu çabuk anlarsa yanmışsındır… Böyle uzayıp gidiyor…Tessa Kenya’nın Nairobi’nin idolü. Niye? Çünkü mikrofona hem de yüksek tonda konuşabiliyor…
Camlı plazalardan, labirent metrolardan , isli gökten, yüksek perdeden alın buyurun yok siz buyurun lardan.. Sıkıldığınız zamanlarda açın ve bu filimdeki “tren geliyor” sahnelerini bir de sona doğru uçaktan birkaç çekim var etnik müzik eşliğinde bu sahneleri izleyin. Afrikanın treni geliyor, gerisini izlemeseniz de olur.