‘amores perros’ olarak etiketlenmiş yazılar

Babel (2006)

Cumartesi, 27 Haziran 2009

Uyumlu müziğiyle methedilen Powder Keg (2001- 8 dk.) dışta tutulduğunda A. Inarritu’nun Amores Perros’u ortaya koyduğu tarzın zirvesindedir. Belli ki Inarritu, senarist Guillermo Arriaga ile birlikte bir yolculuğa çıkmış, artık birlikte çalışmayacaklarını açıklayana kadar, sistemli ve sabırlı bir sinematografi ortaya koymuşlardır. Ancak, 2003 yapımı olan 21 Grams ve son film Babel, serinin ilk film olan Amores Perros’a bu yönden fazlaca bir katkıda bulunmamış ikili, ilk filmlerinin başarısının üstüne (bu tarz için) çıkamamışlardır. Gerçi Babel bazı noktalarda retoriğin dışına çıkıldığı bir eserdir. Yönetmeni, Babel’i prodüksüyon olarak bir kazanç saysa da sinema gibi fevkalade imkanlara sahip bir sanat için imgesel tutarlılık ve süreklilik sakıncalı bile sayılabilir.

Arkadan Gelen Senaryo

Guillermo Arriaga ön yargılara atıfta bulunmaktan keyif alan bir senarist. hassaten tabu yıkıcılığa yeltenmiş bir kişi. Üç Defin’de (The Three Burials of Melquiades Estrada, Tommy Lee Jones, 2005) yakın dostluğu eş cinselliğe temas etmeyen bir anlatımla kurgulamış olması, Babel’de; Faslı Çocuğun silahı ateşlemesiyle başlayan serüveni, Yaralı Kadının getirildiği köy evinde Mısmıl Görünüşlü Yaşlı Kadının yaşam tecrübesini gösterdiği sahne, Japon Kızın zihninde kurguladığı dış-düş dünya yaygın ön yargılara ve tabulara bir atıftır.

Kurulmuş bir senaryoyu, işlemeye başladıktan sonra çevre faktörlerin etkisiyle tekrar düzenlemek, tashih etmek elbette ki doğaldır. Fakat sermaye gibi, yapımcı kaygı ve istekleri gibi sanatın doğasından zuhur etmeyen, bence çirkin etkenlerle senaryoyu eklektize ediyorsanız artık zayıflamışsınız ve senaryonuz da baştaki gücünü yitirmiş ve cılızlaşmış demektir. Bunu neden söylüyorum çünkü Tokyo çekimleri bende hep sonradan eklenmiş hissi uyandırdı da ondan. Çekimlerin üç kıtada yapıldığı gibi reklamların ikide bir gözümüze sokulmuş olması tabiri caizse kıllandırdı beni. İletişimsizlik teması diyorsan eğer Çocuk Bakıcısı Kadının sınırda, çölün ortasında yaşadıkları, düğün kalabalığı içerisindeki yalnızlığı ve bastırılmış kadınlığı… Bunun için yeter de artardı. Tokyo çekimlerinin filme tek katkısı Sağır Kızın televizyon izlerken Fas’ta yaşanan olayın haber edilişi ve şu an içine nüfuz etmiş olduğumuz bir “hayat senaryosu”nun zapping’e kurban gittiğini görmemizdir: İnsan yaşadığı dünyaya git gide “sağırlaşmıştır”. Etiketlerimiz var elimizde herkese yapıştırdığımız…. Irklara, milletlere, köylüye, kentliye, abazaya, polis memuruna, elinde tüfenk olan çocuğa… O sahne eğreti duran Tokyo hikâyesini filme adapte etmeyi başarmış ve filmin kalın bir imgesini özetlemişti. Yok Sağır kızın Babası Fas’a avlanmaya gitmişmiş, silahını köylüye hediye etmişmiş… Politik, eserin içini boşaltacak çabuk ve sığ yorumlara gebe olan bu kısmına hiç gerek yoktu hikâyenin… Hikâyeleri birbirine bu şekilde değil de bir “televizyon kumandası” ve yabancısı olduğumuz başka hayatların pas geçilişine atıfla bağlamak bence daha estetik olurdu. Başta değindiğim, senaryonun yamalı oluşu sanatsal kısmının aceleye getirilmiş olmasındandı.

“Rüzgârla savrulan yaprak misali”

Bir yönetmen olarak Inarritu’nun gayesi, kendi hayat çizgisini çaresizce takip etmek zorunda olan insanı gösterebilmektir. Savrulup duran insanı…Biçare kalan, yalvaran, umutsuzluğa kapılan, çırpınan… Babel tam da bu sonuncu dediğimin, yani “çırpınan insan”ın gösterisidir. Inarritu hemen her demecinde beş yıl sürgün hayatı yaşadığını bu yaşamı boyunca iletişimsizliğin, izolasyonun ne anlama geldiğini öğrendiğini ifade etmektedir. Antiparantez bizler, “sürgün”ün peşinden memleket özlemi deriz, yâd eller deriz, dışlanmışlık deriz…Ancak tüm bunların toplumsal olan kısmını su yüzüne çıkarmışızdır. Mayamızda bu vardır. Kişisel beklentilerimiz, hallerimiz derinlerde bir yerdedir. Kişiselliğimizi içtimai bir gaye uğruna terk edebilen bir milletiz biz. Asil bir millet isek eğer asaletimizi böyle bir karakterden tevarüs etmiş olmalıyız… Bu anlamda sinemanın fonksiyonu bize içimizden sesleniyor olmasıdır revaçta bir deyimle sinema senin “özeline girmektedir”. Ve ancak güçlü eserler bunu başarabilir. Babel eksikliklerinin yanında bu açıdan başarılı bir yapıttır. Inarritu, o an olmak istediği yerden olamayan, taşları bir türlü yerine oturtamamış insanın kişisel algı, kaygı ve hallerini bize anlatmaya devam ediyor. Çoğu zaman insanın kendinden bile gizlemeye çalışacağı halleri (Yaralı Kadının getirildiği evdeki halini hatırlayın) sihirli perde bize yansıtmaktadır. Sinema bilinç dışının açıklanmasıdır da diyebiliriz.

Anlatım Tekniği: Tesadüflerin Büyüsü ve “İnsan Dili”

Meksika

Kadın, sınırda çocukları almak isterken karşısında bir “insan”la değil hükümet görevlisiyle konuşmaktadır. Yani yasalarla. Aralarında husumet biriken komşu devletlerin vatandaşları olduklarından mıdır nedir her hangi bir iyi niyet, iş kolaylaştırma, yardım etme, sızlama gibi vicdani hassasiyet izine rastlamıyorsunuz karşı tarafta. Kadın burada çaresizce çırpınmaktadır. İnsani hassasiyetlerin depreşmesinden hasıl olan bir nedenle değil, “araya adam sokma” gibi modern ve kentli bir mefhumla iş çözülmüştür. Sınırdaki görevliler ve çöle vasıtayla gelen memurlar insana karşı sağırlaşmış birer otonomdurlar. Gündelik yaşamımızda böyle tavırlar takınmışlığımız yok mu hiç birimizin?

Fas

Yaralı kadın Fas’a geldiği için mırın kırın etmektedir. Ön yargılarla dolu bir yüzü vardır. Yiyecekler, bunları getiren götürenler… Hayatta başımıza daha kötüsü de gelebilir edasındaki kocası durumu idare etmektedir. Çobanlık yapan köylü çocukları ellerindeki olası araçlarla eğlenmektedirler. Köy gibi bir yerde bir çobanın mütemmim cüzüdür silah. Yöresine de göre de bir sembol. Fas’ın bir köyünde çobanlık yapan bir çocuğun eline silah almasından daha doğal bir şey yoktur. Çocuklar silahı ezbere bilmektedirler, aşinadırlar buna. Ellerindekinin emsalsiz ve uzak menzilli bir tüfek olduğunu da biliyorlar. Her şey doğal seyrinde devam ediyor. Tek amaçları uzak menzilli bir silahla uzaktaki bir şeyi vurabilmek. Küçük çocuğun cesaretini, gözü pekliğini, umarsızlığını izlerken beyaz perde bize tesadüflerin büyüsünü gösteriyor bir anda. Mermi yaban ellere gelmiş kadına isabet ediyor. Sonrası bir köyde yaralıyı iyileştirme çabaları… Buradaki iletişimsizliğin temeli dil sorunu, ağır bürokrasi ve nemelazımcılıktır. Meksika’da seyreden durumdan farklıdır. Köylülerin bu yabancılara uzun uzun, anlamsız bakışları ürkekliktendir. Burada bir problem çözülmüşse kıyıda köşede kalmış vicdani vasıfların sergilenmesinden olsa gerek. (Yaralıya Yardım Eden Faslı Adam ve Annesi).

Yine burada acı bir iz kalmışsa, insanın diğer yüzünden ötürüdür; kendi halkına yabancı ve tahammülsüz emniyet teşkilatı “otobüse ve bize ateş edenler teröristtir” ön yargısıyla mı hareket ettiler sadece? Yoksa; o bölgede sık sık silah patlar, birileri potansiyel olarak yabancıları vurmaya meyillidirler, ortalık terörist doluyken masum bir köylü ve onun masum çocuklarından bir tesadüf hasıl olacağını beklemek enayiliktir demeye getirerek hafiften göndermeler mi yapılmış?? İnsan bunları da düşünmeden edemiyor…

Tokyo

Sağır kız, tanıştığı sivil polis memurunun artık hayretle karşılar olduğumuz tutumu sayesinde ön yargılarından bir nebze arınmıştır.

v style=”text-align: justify; font-family: Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;”>
Inarritu’nun insanı anlatış tarzını merakla ve beğeniyle izledik. İzlemeye de devam edeceğiz.

Film hakkında teknik detaylar için (bkz Imdb)

İki farklı sinekritiği Beyaz Perde yayınlamış…


SEO Powered by SEO Boost from PcDrome.